VistilefAkademik

VistilefAkademik, puanlı ama hakemSİZ bir akademik elektronik dergidir. Burada yayınlanan tüm makaleler ve araştırma sonuçları titiz bir akademik elemeden geçirilerek yayınlanır. Dergi aynı zamanda "Felsefe ve İletişim Politikaları Araştırma Merkezi"nin yayın organıdır. Yayın dili Türkçe ve İngilizce'dir. Makalelerin görüşleri yazarlarına aittir. Editör: Prof. Dr. Veysel Batmaz (© Copyright/Telif hakları Veysel Batmaz'a aittir.)

01 Ağustos 2005

 

SOSYAL PSİKOLOJİ: Faşizm Üzerine 3




Ulusal Farklılıkları Araştırmak İçin
Deneysel Bir Yaklaşım

Stanley Milgram

Çevirenler:
Mehmet R. GÜRKAYNAK ve Veysel BATMAZ


“Ulusal karakter” araştırmalarının büyük bir bölümü çıkarsamaya dayanmıştır. Kültür parçacıklarından, kurumlardan ya da geçerlikleri belli olmayan klinik işlemlerden çıkarsanarak ulusal kişilik kalıpları ve ulusal farklılıklar incelenmiştir. Az sayıda araştırmacı insan davranışındaki ulusal benzerlik ve farklılıkları incelemek için bireysel davranışın dizgesel (sistematik) ve doğrudan bir gözlemini yapmıştır. Stanley Milgram bunlardan biridir. Aşağıda anlatılan araştırmanın konusu aynı zamanda siyasal bir önem de taşımaktadır: Bireylerin grup baskısına tepkisi. Kullandığı yöntem, onun, gerçek davranışı niceliksel yöntemler kullanan araştırmacılardan daha açık bir biçimde bulunmasına olanak tanıyor.

Araştırma fazlasıyla açık olmasına karşın, şu küçük açıklama belki ayrıca yararlı olur. Milgram, Norveç’li deneklerin grup baskısına –duyularıyla algıladıklarının aksine- Fransız deneklerden daha çok uyma (conformity) gösterdiklerini buldu. Milgram’ın bu olgudan çıkarsadığı şudur: Bu uyma isteği Norveç’teki sosyal güvenlik sisteminin daha iyi bir düzeyde olmasıyla ilgilidir.

ULUSALLIK ve UYMA

Stanley MILGRAM

Ülkelerinin dışına gidenler, gezip dolaştıkları ülkelerdeki insanların özelliklerini, neler yaptıklarını yakınlarına yazmaktan pek hoşlanırlar. Günlük hayatta da birçok değişik “ulusal kalıplardan” sözedilebilir. İtalyanlar “gelgeç ruhlu”, Almanlar “çalışkan”, Hollandalılar “temiz”, İsviçreliler “düzenli”, İngilizler “ölçülüdür.” Ulusal topluluklar hakkında genellemeler yapma alışkanlıkları yeni bir buluş da değildir. Bizans savaş tutanakları düşmanın davranışları konusunda bu tür titiz gözlemleri kapsar; Amerika’lılar da Alexis de Tocqueville’on yüz yıl önce betimlediği “parlak zekalı” nitelikleri hâlâ kendilerinde görürler.

Oysa kuşkucu bilim adamı her an şu soruyu kendine sormalıdır: “yabancı gruplar hakkında söylenenlerin gerçek olduğunu nasıl bilebilirim?” Bu tür söylentilerde önyargı ve kişisel seçme eğilimlerinin rolü olabilir ve nesnel katıların yokluğunda, gerçekle düş ürününü ayırmak bir hayli zorlaşabilir. Bu durumda, salt betimleme sınırlarını aşmak isteyen günümüz araştırmacısını bekleyen sorun şudur: Ulusal gruplar arasındaki davranış farklılıklarının nesnel çözümlemesi nasıl yapılabilir? Bununla demek istediğiniz; öznel yargılara dayanmayan ve aynı yöntemleri kullanan herhangi bir araştırmacının yineleyebileceği bir çözümleme işlemidir.

Değişik ülkelerdeki insanların değişik diller konuştuklarını, değişik yemekler yediklerini, değişik toplumsal alışkanlıkları olduğunu nesnel olarak ortaya koymak zor değildir. Fakat bir adım daha ileri gidip, “karakter” ya da “kişilik” açısından ulusal farlılıklar olduğu gösterilebilir mi? Davranışın daha ince boyutlarına bakıldığında, ulusal farklılıklar açısından çok az kanıt bulunur. Bu kanıt azlığı, bu tür farklılıkların olmadığı anlamına gelmez; yalnızca açık seçik bir yargıya varabilmek için yeterli ve güvenilir bilgilerimizin olmadığını gösterir.

Kendi araştırmamın bulgularına geçmeden önce, bu kaypak sorunu nesnel olarak incelemeye çalışmış başka araştırmalardan da sözetmek isterim. Yaklaşımlardan biri, bir ulusun edebiyatını ve çeşitli kültürel ürünlerini inceleyerek, bunların temelindeki psikolojik özellikleri belirlemek çabası olmuştur. Örneğin, Harvard Üniversitesi’nden Donald V. McGranahan Almanya ve ABD’de sahneye konmuş başarılı oyunları icelemiş ve Alman sahne karakterlerinin daha ilkelerine ve ideolojik düşüncelerine bağlı, Amerikalıların ise daha çok kişisel hazlarla ilgili oldukları yargısına varmıştır. Bu tür bir araştırmanın gözlegörülen sınırlılığı şudur: İncelenen davranış ve tutumlar sahnede olmaktadır ve dolayısıyla yapaydırlar ve gerçek hayata hiç benzemeyebilirler.

Bir başka dolaylı yaklaşım da klinik psikolojinin gereçlerine dayanmıştır. Bu yöntem, küçük ve ilkel toplumları inceleyen antropologlar tarafından öncelikle kullanılmış ve ancak çok yakın zamanlardan modern, sanayileşmiş uluslara uygulanmaya başlanmıştır. Bu tür araştırmalarda RORSCHACH mürekkep testi ve TAT gibi testler kullanılmıştır. TAT testinde, deneğe belli bir ortam gösteren resimler verilir ve bunlarla ilgili bir öykü anlatması istenir. Bu araştırmalardaki başlıca güçlük, kullanılan testlerin geçerliliklerinin yterince saptanmamış olmasıdır.

Son olarak, Elmo Roper ve George Gallup’un hazırladığı türden örneklem araştırmaları, Amerika’da bu konunun incelenmesinde kullanılmıştır. İngiliz toplum-bilimcisi Goofrey Garer, İngiliz Karakteri Üzerine İnceleme adlı yapıtını, 11.000 kişiye uygulanmış bir anketin sonuçları ışığında hazırlamıştır. Anketteki sorular İngilizlerin yaşantılarının evlilik öncesi ilişkiler, okul hayatı, evdeki durum, gibi değişik yönleriyle ilgiliydi.

Oysa, bir çok nedenlerden dolayı, kişilerin bu tür anketlere verdikleri yanıtlar gerçeklere uymayabilir. Anket için yanıtlarını bilerek değiştirebilir ya da kendi davranışları hakkındaki bilgileri gerçekten yanılgılıdır; böyle bir sonuç, bozuk bir belleğin ürünü olabileceği gibi çoğunlukla görülen, kişilerin kendi davranış ve güdülerini yanlış algılamalarından doğabilir.

(Yukarıda belirtilen eksikliklerine karşın), bütün bu yöntemler, ulusal özelliklerin araştırılmasında, önemsiz sanılmamalıdır. Ama uygulamada, eğer bir ülke halkının, diğer bir ülke halkından farklı davranıp davranmadığını öğrenmek istiyorsak en mantıksal yol, o davranışı doğrudan gözlemektir. Kişisel yanılgı ve önyargılara saplanmamak ve ölçümü en duyarlı bir biçimde yapabilmek için, gözlemin deneysel koşullar altında yapılması gereklidir. Bu yönde önemli bir adım, 1954 yılında, Karşılaştırmalı Toplumsal Araştırmalar Kurumu adı ile çalışan bir uluslar arası psikologlar grubu tarafından atıldı. Bu grup Colombia Üniversitesi’nden Stanley Schachter’in geliştirdiği hipotezleri kullanarak yedi Avrupa ülkesindeki okul-çağı çocuklarının tehdit ve reddedilme karşısında gösterdikleri tepkileri inceledi. Araştırmanın asıl amacı ulusal özellikleri incelemek değil, tehdit ve reddedilme ile ilgili belli birtakım kavramları çeşitli uluslar için geçerli olup olmadığını görmekti. Araştırma süresince bazı ulusal farklılıkların ortaya çıkmasına karşın, araştırmacılar bunların özü yansıtmayabileceğini öne sürdüler. Bu farklılıkların, deneysel yöntemin ya da onun temelindeki kavramların yetersizlikleri sonucu ortaya çıkmış olması olasılığı üzerinde durdular. Asıl amacın bir kuramın geçerliğini saptamak olduğu halde, bu çalışma uluslar arası araştırmalar yönünden önem taşır. Ama ne yazık ki, araştırma tamamlanmadan sözkonusu kurum araştırma programlarına son verdi.

Benim kendi araştırmam 1957 yılında başladı. Genel amacım, Ulusal Karekteristikleri araştırırken, deneysel tekniklerin uygulanıp uygulanamayacağını ve özellikle de iki Avrupa ülkesinde (Norveç ve Fransa) “uyma”yı ölçmekti. Uyma kavramını seçmemde bir çok nedenler rol oynadı. Önce, bir ulusal kültürün varlığından sözedebilmemiz için o kültürdeki insanların belli ortak davranış kalıplarına “uyma” göstermeleri ya da bu kalıplara bağlı kalmaları gerekir; kültürel davranışların temelindeki psikolojik mekanizma budur. Ayrıca, uyma kavramı, pek çok toplumsal eleştiriyi üzerine çeken bir konu olmuş, birçokları, insanların başkalarının düşüncelerine fazla duyarlı olduklarını ve bunu modern toplum için sağlıksız bir gelişmeyi göstergelediğini belirtmişlerdir. Araştırmamız için “uyma” konusunu seçmemize son neden de, bu konuda yeterli deneysel yöntemlerin geliştirilmiş olmasıdır.

Araştırmanın en önemli gereci, daha önce Solomon Asch ve sosyal psikologların kullanmış oldukları grup-baskısı deneylerinin geliştirilmiş bir biçimiydi. (“Opinions and Social Pressure”, Solomon E. Asch, Scientific American, Nov. 1955) Asch’ın orijinal deneyinde yarım düzine deneğe belli uzunlukta bir çizgi gösterilmiş ve bunun gösterilen öbür üç çizgiden hangisine boyca eş olduğunu söylemeleri istenmiştir. Gerçekte, bir tane gerçek denek dışında, deneklerin hepsi araştırmacı tarafından parayla çalıştırılan sahte deneklerdi ve kendilerine “yanlış” çizgilerden birini seçmeleri için yönerge verilmişti. Gerçek denek, oturduğu yer dolayısıyla, kendi kararını ortaya koymadan önce diğer deneklerin -yani sahte deneklerin- yanıtlarını dinlemek durumundaydı. Araştırma, bu tür sosyal baskı sonucunda, deneklerin büyük bir kısmının, kendi gözlerine inanmak yerine grubun kararına uymayı yeğlediklerini ortaya koydu.

Bizim deneyimizde kartlara çizilmiş çizgiler yerine akustik ses tonları kullanıldı. Deneklerden beşi sahte denekti ve altıncı, yani gerçek demek üzerinde toplumsal baskı yaratmak için anlaşmışlardı. Denekler iki ayrı ton duyuyorlardı ve kendilerinden bunların hangisini daha uzun olduğunu söylemeleri isteniyordu. Beş sahte denek soruları önceden yanıtlıyor ve gerçek denek bu yanıtları duyuyordu. Sahte deneklerden otuz seferden onaltısına yanlış yanıt vermeleri istenmişti.

Çizgilerin yerine ses tonlarını kullanma nedenimiz, bu tonların “yapay grupları”ın kullanıldığı bir deney için daha geçerli olmasıydı. Yale Üniversitesi’nden iki psikolog, Robert Blake ve Jack W. Brehm, toplum –bakısı deneylerinde sahte deneklerdin deney odasında bulunmalarının gerekmediğini ortaya koymuşlardı. Gerçek deneğin, diğer deneklerin odada olduğunu sanması ve kulaklık aracılığıyla sesleri duyması yeterliydi. Banda almak yoluyla yapay gruplar yaratmak zor değildi.

Gerçek denek laboratuara girince bir çok asılı palto görüp başka deneklerin de orada olduğu sanısına kapılıyordu. Denek altı tane kapalı kulübeden birine götürülüyor ve kendisine mikrofonla, kulaklık veriliyordu. Yönergenin verilişini mikrofondan dinlerken “diğer deneklerin”de seslerini duyup diğer kulübelerin de dolu olduğunun izlemine kapılıyordu. Deney sonrasında da, kendi yanıtını vermesi istenmeden önce banda alınmış diğer beş yanıtı duyuyordu.

Teknik bir yanlışlık yaptığımız zamanların dışında, denekler aldatıldıklarının farkına varmadılar. Deneklerin çoğu deneye kendilerini iyice verdiler. Ve beş kişinin fikir birliğine tek başına karşı durmak durumunda olduklarını farkedince gerilimli durumlar ortaya çıktı. Kendilerini derin bir gerçek çıkmazda bulan denekler bu çıkmazdan ya diğer deneklerin yarattığı toplum baskısına “uyma” göstererek ya da baskıdan bağımsızca hareket ederek kurtulabileceklerdi.

Tekniğimizi Harvard Üniversitesi’nde geliştirip, düzelttikten sonra Norveç’li ve Fransız deneklerle çalışmaya hazırladık. Bu iki ulusal çevreden hangisindeki kişiler gruba daha fazla uyuma gösterecekler, hangisinde, daha bağımsız davranacaklardı?

Norveç araştırmasında kullanılan deneklerin çoğu Oslo Üniversitesi öğrencileriydi. Burası Norveç’in en belli başlı üniversitesi olduğu için iyi bir coğrafi temsil sağlanabildi. Paris’teki araştırma için Norveç’li deneklere yaş, eğitim düzeyi, eğitim alanı, cinsiyet, medeni durum bakımından eş, toplumsal sınıf bakımından da mümkün olduğu kadar yakın olan denekler seçildi. Paris okumak için Fransa’nın bütün yörelerinden gençleri topladığı için, burada da bütün coğrafi bölgeler iyi temsil edilmekteydi.

Norveç’teki deney, bir Norveç’li tarafından yürütüldü; banda alınan seslerin hepsi Norveç’lilere aitti. Fransa’da da deneyler Fransızlar tarafından yürütüldü. Norveç’li ve Fransız sahte deneklerin ses ve konuşma biçimlerini eş tutabilmek için çaba harcandı. Her iki dilin de ayrıntılarına kulağı duyarlı olan kişiler, grup atmosferinde eşitliğin elde edildiği kararını verene kadar bir çok ses bantları doldurduk.

İlk deney kümesinde 20 Norveç’li ve bir o kadar Fransız denek kullanıldı. Norveç’li denekler deneysel uygulamaların yüzde 62’sinde gruba uyma gösterirken, Faransızlarda bu oran yüzde 50 idi.

Sonradan, her deneğe deneyin düzenlenişi hakkında bilgi verildi ve tepkilerini söylemeleri istendi. Her iki ülkede de hemen tüm denekler deneyi olduğu gibi kabul ettiklerini ve grubun baskısını gerçek olarak duyduklarını söylediler. Nordland’daki bir çiftlikten gelen Norveç’li bir öğrenci, “deney çok akıllıca düzenlenmiş, bana açıklanana kadar aldatmaca olduğunu anlamadım. Tabii bu biçimde kendimi ortaya koymak biraz utandırıcı oldu” dedi. Özeleştiri yapan Oslo’lu bir öğrenci “müthiş bir aldatmacaydı ve ben tuzağa düşmekle aptallık ettim. Psikoloji ile uğraşmak zevkli olsa gerek” dedi. Psikolojik araştırma yöntemlerinden etkilenen Fransız öğrencilerden de bunlara benzer tepkiler geldi. (İki ülkede de psikolojik aldatma ve hileler hakkında fazla bilgileri yoktu.)

Norveç’te ve Fransa’da birer deney yapıp bundan sonuçlar çıkarmak tabii ki, yüzeyde kalmak olurdu. İkinci bir deney kümesinde, deneklerimizin deneyin önemi hakkında tutumlarını değiştirmeye ve bunun bulgularımıza herhangi bir etki yapıp yapmayacağını incelemeye karar verdik. Deneklere, deney sonuçlarının uçaklardaki güvenlik uyarı dizgelerinin yapımında kullanılacağını söyledik ve böylece deneyi bir ölüm-kalım sorunu durumuna soktuk. Önceden de görülebileceği üzere, bu durumda denekler gruptan daha bağımsız davranmayı başardılar ama gene de Norveç’lilerdeki uyma (%56), Fransızlarıkinden (%48) yüksekti.

Daha bu araştırmaya başlarken düşünülmesi gereken bir olasılık Norveç’li ve Fransızların ses tonlarındaki uzunlukları ayırdetme yetikliklerinin (capacity) farklı olması ve bu nedenle Norveç’lilerin daha fazla yanlış yapmalarıydı. Her deneğe bir ton-ayırdetme testi uygulandı ve her iki ülke öğrencileri arasında bu konuda bir farklılık olmadığı saptandı.

Uyma deneylerinin ilk iki kümesinde de denekten istenen yalnızca bir sorunu, karşıt düşüncede bir grup içerisinde çözümleyip karara varması değil, aynı zamanda, verdiği kararı herkesin duyabileceği biçimde (ya da denek öyle sanarak) yüksek sesle söylemesiydi. Biliyoruz ki en açık seçik uyma anlatımları kamusal alanlardır. Örneğin, kabul edilmiş giyim ve davranış kalıplarına karşı çıkan bir kişi ananda ve eleştirel bir tepkiyle karşılaşabilir. Bu yüzden, Norveç’lilerin sadece “herkesin önünde” ve yüksek sesle yanıt vermek zorunda oldukları zaman mı daha çok uyma gösterdiklerini saptamaya gereksinim duyduk. Bunun için her iki ülkede de (20 Norveç’li, 20 Fransız öğrenciye uyguladığımız) bir araştırma daha yaparak deneklerden yanıtlarını yüksek sesle ortaya koymak yerine kağıda yazmalarını istedik.

Tepkiyi herkesin önünde gösterme zorunluğu ortadan kalkınca, her iki ülkede de uyma derecesi düşüşü gösterdi. Buna karşın üçüncü kez gördük ki Fransız denekler Norveç’lilere görece daha bağımsız davrandılar. Paris’te öğrenciler deneysel uygulamaların yüzde 34’ünde gruba uyma gösterirken, Oslo’da bu oran yüzde 50’ye yakındı. Yani, kamusal tepki zorunluğun kalkması uymayı Fransa’da yüzde 14 ve Norveç’te sadece yüzde 6 oranında düşürmekteydi.

Norveç’lilerin “kapalı oy” yoluyla da olsa, çoğunlukla grup yönünde “oy” vermeleri şaşırtıcıdır. Şöyle bir açıklamaya gidebiliriz: Sıradan bir Norveç’li –nedeni ne olursa olsun- özel eylemlerinin sonuç olarak başkaları tarafından da öğrenileceği inancını taşımaktadır. Norveç’lilerle yaptığımız konuşmalar dolaylı olarak bu açıklamayı destekler görünümdedir. Tepkilerin özel olarak çözümleneceği yolunda ısrarlı davranışımıza ve yanıtlarımıza karşın, bir denek eğer gruba kesinlikle karşı çıkarsa bunu gruba anlatacağımızdan ve tartışma konusu edeceğimizden korktuğunu söyledi.

Onaltı seferden onikisinde grup yönünde davranmış olan başka bir Norveç’li denek de şu açıklamayı yaptı: “Bu günkü dünyada fazla muhalefet göstermemek gerek. Lisedeyken şimdikinden daha bağımsızdım. İnsanı topluma daha fazla uymaya zorlayan modern hayat tarzıdır. Herşeye karşı çıkıp durursan kötü gözle bakılırsın. Belki de deneydeki davranışımda bunun etkisi oldu.” “Özel olara yanıt verdiğiniz halde bu gene böyle mi oldu” diye sorulduğunda, “Evet, kulübede tek başına olmama karşın, kendimi herkesin önündeymişim gibi düşünmeye zorladım.” dedi.

Norveç’li ve Fransız deneklerin grup düşüncelerine olan duyarlılıklarının bir başka yönünü ölçmek için dördüncü bir deney hazırlandı. “Sahte grup, deneği açıkça ve yüksek sesle eleştirirse ne olur?” sorusuna yanıt aramaya çalıştık. Bu koşul altında uymanın fazlalaşmasını bekliyorduk. Öte yandan doğrudan saldırı ve eleştiri ile karşılaşmak bağımsızlık gösterisine de yol açabilirdi. Üstelik, Norveç’liler ve Fransızlar birbirlerinden farklı tepki gösterebilerlerdi. Meslekdaşlardan bazıları bu tür açık eleştirinin sadece Fransızları kızdıracağını, inatçı olmalarına ve grup baskısına daha fazla dayanıklılık göstermelerine yol açacağını düşünmüşlerdi.

Bu düşünceleri sınamak için bazı bantlar doldurduk; bu bantlar, denek, gruba aykırı yönde yanıt verdiğinde ona duyuracağımız belli birtakım tepkilerden oluşuyordu. Bu ters tepkilerden ilki, grup üyelerinden birinin istihza (snicker) ve hoşnutsuzluğunu gösteriyordu. Daha sonrakiler biraz daha sert tepkilerdi. Norveç’te kullanılan, günlük bir eleştiri cümlesi olan “gösteriş yapmaya mı çalışıyorsun?”du. (Skal du stikke deg ut?) Fransız grubunda da benzer cümleler kullanıldı. Paris’teki deneyde, bir denek, gruba karşı çıktığında kulaklıklar aracılığıyla şöyle bir tepki duyuyordu: “Göze çarpmaya mı çalışıyorsun?” (Voulez-vous vous faire remarqer?)

Hem Norveç’te hem de Fransa’da bu tür açıktan eleştiri uymayı arttırdı. Bu deneyde, Fransa’daki öğrenciler deneysel uygulamaların yüzde 53’ünde çoğunluğa uydular. Norveç’de bu oran yüzde 75’e yükseldi. İki ülkedeki deneklerin eleştirilere gösterdikleri tepki oldukça ilginçti. Norveç’te, denekler eleştirileri sessizce kabullendiler. Fransa’da ise, deneklerin yarıdan çoğu kendilerine yöneltilen eleştirilere karşı tepki gösterdiler. İki Fransız öğrenci o kadar kızdılar ki, kendilerini eleştiren sese küfür dolu bir dille yanıt verdiler.

Deney sonrası konuşmada, bütün deneyin gerçekte teyp bantlarında kayıtlı olduğunu kendilerine anlattığımız zaman bile deneklerin bir çoğu bize inanmadı. Özellikle, kendilerinin nasıl bir tepki göstereceklerini önceden kestiremeyeceğimize göre, bu sözel eleştirileri nasıl olup da bu kadar uygun zamanlarda kullandığımızı anlamakta güçlük çektiler.

Biz bunu iki ayrı teyp kullanarak sağlamıştık. Bu teyplerden biri standard (yani üzerinde tonlar ve grup yargıları olan) bandı çalıyordu…. Öbüründe ise sadece sözel eleştiriler yer almaktaydı. Bu iki araç ayrı ayrı yönetiliyordu, böylece, gerçek deneğin tepkisi nasıl bir eleştiri gerektiriyorsa, ona tama zamanında duyurabiliyorduk.

İlk bulguların açıklanmasına yardımcı olmak üzere bir küme deney daha hazırlandı. Örneğin, birçok Norveç’li denek, deney sonrası konuşmalarımızda, kendi yargılarından emin olmadıkları için gruba uyduklarını, eğer kuşkularını giderecek bir yol olsa daha bağımsız davranacaklarını söyleyerek, “uyma” davranışlarına bir neden uydurmuşlardı. Söylediklerini sınamak için bir deney hazırlandı. Deneklere, son yargılarına varmadan önce ses tonunu yeniden inceleyebilme izni verildi. Ses tonlarını yeniden duymak istediği zaman kulübesindeki zili çalacaktı. Daha önce, olduğu gibi, denek, eğer uyma göstermezse açıkça eleştiriliyordu ama sesleri yeniden duymak istediğinde eleştirilmiyordu. Ses tonlarını yeniden duymak istemenin bağımsızlık gerektiren bir davranış olduğu ortaya çıktı. Bu deneysel uygulamada sadece 5 Norveç’li sesleri duymak isterken, 14 Fransız bu “yürekliliği” gösterdiler. Ve yine, genel olarak ele alındığında, Fransızlar daha fazla bağımsızlık göstermekteydiler. Fransızlar deneysel uygulamaların yüzde 58’inde grup yönünde oy kullanırken, bu oran Norveç’lilerde yüzde 69’du.
Bundan sonra, araştırmayı üniversite çevresinden ayırıp, bir fabrikada uyguladık. 40 tane Norveç’li sanayi işçisine test uyguladığımızda, bunların uyma düzeyinin Norveç’li öğrencilere oldukça eşit olduğunu bulduk. Bir önemli ayırım vardı: Deney sırasında öğrenciler çoğunlukla gerilim altında sıkıntılı ve rahatsızdılar. Buna karşın, sanayi işçileri daha yumuşak, şakacı davrandılar ve deneyin temelindeki aldatmacayı kendilerine anlattığımız zaman bunu eğlenceli buldular. Henüz deneyi bu şekliyle Fransız sanayi işçilerine uygulayabilmiş değiliz.

Veriler nasıl çözümlenirse çözümlensin, Fransızlar arasıda bağımsızlığın, Norveç’lilere görece daha fazla olduğu ortaya çıkmaktadır. 16 deneysel uygulamanın her birinde uyum gösteren Norveç’li denekler yüzde 16’yken, Fransız denekler yüzde 1’di. Fransız öğrencilerin yüzde 41’i ve Norveç’li öğrencilerin sadece yüzde 25’i gerçek güçlü bağımsız davranışlar ortaya koydular. Her iki ülkede de uygulanan beş deneyin tümünde Fransız denekler grup baskısına daha fazla karşı koymaktaydılar.

Bulgularımızın konuyu tam olarak saptayıcı olduğu söylenemez. Genişletilmesi gereken bir araştırmanın başlangıç noktaları olarak kabul edilmelidir. Tamamlanmış olmamalarına karşın, bu bulgular, ulusal karakter üzerine öne sürebileceğimiz spekülasyonlardan daha güvenilirdir.

Tabii ki, deney sonuçlarının bu ülkelerin günlük yaşayışta gözlenebilen kültürel özelliklerine uygun olup olmadığını saptamak yararlıdır. Eğer deneysel bulgularla genel izlenim arasında bir çatışma varsa, bu çatışma çözülene kadar deneyler ve çözümlemeler yapmak gerekir. Belki de bu çatışma ya da farklılığın nedeni, kültüre berrak bir gözle değil de önyargı ve kalıplaşmış bir düşünce biçimiyle bakmaktır. Bizim araştırmamızda, deney ve gözlem arasında yeterli uyarlık var gibi gözükmektedir.

Değeri çok kısıtlı olmasına karşın, biraz da adı geçen iki ülke ile kişisel izlenimlerimi sunmak istiyorum: Norveç toplumunu oldukça birbirine bağlı insanların oluşturduğunu izledim. Norveç’liler grupla özdeşleşmeye yöneliktirler ve çevrelerindeki diğer insanların gereksinme ve ilgilerine karşı duyarlıdırlar. Toplumsal sorumluluk duyguları, Norveç halkının toplumsal güvencesini sağlamak için birçok kurumun oluşturulmasına yol açmıştır. Kişiler, toplumsal yardım programlarını gerçekleştirmek için gerekli olan ağır vergilendirme sistemini içtenlikle onaylarlar. Bu tür bir toplumsal birliğin yüksek düzeyde uyma ile elele gitmesi şaşırtıcı değildir.
Norveç’lilere görece, Fransızlar hem toplumsal hem de siyasal hayatta daha az bilinç birlikteliği (consensus) ortaya koyarlar. Norveç’lilerin 1814’te yazılmış olan tek bir anayasaya hala bağlı olmalarına karşın, Fransızlar dört ayrı cumhuriyet deneyiminden sonra bile siyasal sağlığa kavuşmamıştır. Bunu, sosyal psikolojinin genel bir kuralı olarak ortaya atmamakla birlikte, diyorum ki, Fransız ulusal hayatında görülen bu düşünsel farklılık ve dağınıklık bireysel düzeyde de kendini göstermektedir. Köşe başındaki bistorya kadar uzanan bir gelenektir eleştiri, tartışma ve düşünce ayrılığı… İnceleyici düşünüşe ve yargıya verilen yüksek değer çoğunlukla mantıksal sanırları aşmış görünmekte ve sadece bu bile, deneyimizin Fransız toplumu için ortaya koyduğu “uymanın az olduğu” sonucunu açıklamaya yetebilir. Ayrıca Stanley Schachter’in de göstermiş olduğu gibi, değişik düşüncelerin sürekli varlığı kişiyi toplumsal baskıdan kurtarmaya yaramamaktadır.

Oy verme davranışı ile ilgili yeni araştırmalarda ABD’de de aynı nokta vurgulanmaktadır. Kişi değişik düşüncelerle ne kadar fazla yüzyüze gelmişse, yetişmiş olduğu grubun oy verme kalıplarından sıyrılması da o kadar kolaylaşmaktadır. Bütün bu anlatılanlar, Fransız öğrencilerin gösterdiği göreli bağımsızlığı açıklamakta yardımcı olmaktadır.

Deneylerimiz gösteriyor ki, bazı eleştirmenlerin bizi inandırmaya çalıştıklarının karşıtı, toplumsal uyma ABD’ye özgü bir olgu değildir. Toplumsal dizgenin işleyebilmesi için bir ölçüde uyma zorunlu görünmektedir. Asıl sorun, kişisel ve bağımsız karar verme işleyişiyle toplumsal yetke arasında gerekli dengeyi kurabilmektir.

Ülke sınırlarının davranışsal farklılıkları yansıtmakta geçerli bir birim olup olmadığı sorusu sorulabilir. Benim kendi sanılarıma göre, bu sınırlar ancak kültürel, çevresel ve biyolojik bölümlere uydukları sürece yararlı olurlar. Çoğu zaman sınırların kendileri ortak kültürel davranışın farklılıklarının bir işaretidirler. Ve bir kez kurulduktan sonra bu sınırlar, kendi toplumsal iletişimlerinin de sınırlarını oluştururlar.
Bütün yukarıda anlatılanlara karşın, ülkelerarası kültürlerin karşılaştırılması, tek bir ülke içindeki davranış farklılıklarını görmemize engel olmamalıdır. Hem Norveç’liler hem Fransızlar, tam bağımsızlıktan, tay uymaya kadar değişen geniş bir davranış uzantısı göstermektedirler. Belki de hiç bir önemli ulusal karşılaştırma yoktur ki, benzerliklerin derecesi farklılıkların derecesine en azından yaklaşmasın.. Ama, bunu bilmek bizi değişik ulusların davranışları hakkında normlar oluşturmaktan ve istatistik geçerliği olan genellemeler yapmaktan alıkoymamalıdır.
 

SOSYAL PSİKOLOJİ: Faşizm Üzerine 2

YETKEYE BOYUNEĞME
ve
KARŞI GELMENİN BAZI KOŞULLARI

Stanley MILGRAM
Çevirenler:

Mehmet R. GÜRKAYNAK ve Veysel BATMAZ

Bir kişinin, bir diğerine, üçüncü bir kişiye acı vermesini emretmesi durumu, insan ilişkileri tarihinde birçok kereler yinelenmiş bir temadır. Tanrı tarafından oğlunu öldürmesi buyurulan Hz. İbrahim öyküsünde bu tema büyük bir güçle dile getirilmiştir. Hz. İbrahim’in içine düştüğü bu çelişkili durumun, insan yaşantısının odak noktalarını ele almaya çalışan Kierkgaard (1843) felsefesine temel oluşturması hiç de rastlantı değildir.

Savaşlar da bir kişiye düşmanı ezme buyruğu veren bir başkası tarafından yönetilir. Belki de tüm örgütlenmiş düşmanlıklara (hostility) bu, yetke (authority) yürütücü (executant) ve kurban (victim) üçgeninin değişik biçimleri olarak bakılabilir. Şimdi yukarıda anlatılan türden bir çelişkili durumun, Yale Üniversitesi’nde deneysel yollarla incelendiği bir araştırma programından sözedeceğiz.

Sözkonusu araştırmanın ereklerinden biri, araştırmaya katılanların, kendileri için önemli sonuçlar doğuracak bir ortamdaki davranışlarını örmekti. Böylesine derin ve güçlü bir ortamın seçilmesinin nedeni çelişkiyi olabildiğince gerçek hayattaki biçimine benzer kılmak ve böylece ortaya çıkacak psikolojik güçleri gözlemekti. Daha az seri bir ortam, gerginliği azaltacak ve bu psikolojik güçlerin ortaya çıkmasını belirli ölçüde yokedecekti.

Böyle bir yaklaşımın gerektirdiği koşullardan biri, araştırmaya katılan kişilerin sağlık ve onurlarını (welfare and dignity) korumaktı. Böylece, deneklerin laboratuardan ayrılmadan önce sağlık ve mutluluklarını yitirmemiş olduklarından emin olmalarını sağlamak için, bazı önlemler alındı. Bunun için deneye katılanların tümüne, titizlikle hazırlanmış bir deney-sonrası işlem uygulandı. [1]

Terimler
Eğer Y, X’in buyruğuna uyarsa, onun X’e itaat ettiğini, uymazlarsa itaatsizlik etmiş olduğunu söyleyeceğiz. Bu kullanılış biçimiyle itaat ve itaatsizlik sözcükleri salt deney sırasında gözle görülebilir davranışları içermekte, davranışla birlikte ortaya çıkması olasılığı bulunan güdü ya da yaşantıları içermemektedir.

Deneydeki bütün buyruklara boyuneğen deneklere , İtaatkar Denek, deneyin herhangi bir noktasında, araştırmacının verdiği buyruğa karşı çıkan deneklere de İtaatsız Denek ya da boyuneğmeyen denek adı verilecektir. Bu bildiride kullandıkları biçimiyle bu sözcükler salt deneklerin deney içindeki edimlerinin göstergeleridir; yoksa yetkeye boyuneğme ya da karşı gelme açısından genel bir kişilik özelliği göstermezler.

Denekler
Tüm deneysel koşullarda yer alan denekler ABD’nin Connecticut Eyaletinin NewHeaven ve Bridgeport semtlerinde oturan ve değişik mesleklerden 20-50 yaşlar arasındaki yetişkin erkekler topluluğundan seçilmiştir. Bu bildiride anlatılacak olan her bir deneysel koşul için 40 ayrı denek kullanılmış ve bu deneklerin meslek türleri ve yaşları dikkatle dengelenmiştir. Her deneydeki deneklerin yüzde 40’ı tezgahtar; yüzde 40’ı vasıflı ve vasıfsız işçi ve çeşitli işyerlerinde çalışan memurlar (beyaz yakalılar); yüzde 20’si de profesyonellerden oluşuyordu. Her meslek kategorisinde 20-29, 30-39, 40-49 yaşlarından denekler aynı sırayla, yüzde 20, yüzde 40, yüzde 40 olarak yer almışlardır.

Genel Laboratuar İşlemleri
Bu araştırmanın odak noktası, deneğin diğer bir kişiye ne kadar elektrik şoku vermeye razı olacağıdır. Deney boyunca, araştırmacı deneğe diğer kişiye gittikçe artan oranlarda elektrik şoku vermesini emreder. Bu şok verme işi öğrenimle ilgili bir deney adı altında yapılır; sözde, araştırmacının ereği cezanın bellek üzerindeki etkisini ölçmektir. Her deney-biriminde, araştırıcıdan başka bir gerçek denek, bir de yalancı denek vardır. Bu denekler deneyde göre almanın karşılığı olarak 4,50 dolar para alırlar. Araştırıcı deneklerle bir süre konuşup onlara cezanın bellek üzerindeki etkisi hakkında sosyal bilimcilerin çok az bilgi sahibi olduklarını anlatır ve deneklerden birinin öğretmen birinin de öğrenci olarak görev alacağını bildirir. Hileli bir seçim sonucu gerçek denek daima öğretmen; yalancı denek de öğrenci olur. Öğrenci, yandaki bir odaya götürülüp, “elektrikli iskemleye” bağlanır.

Gerçek deneğe, öğrencisi olarak gözüken kişiye (yalancı deneğe) sözcük çiftleri öğretmekle yükümlü olduğu söylenir. Daha sonra öğrenciyi sınayıp, yanlış yaptıkça ona ceza vermesi gerektiği belirtilir. Ceza elektrik şoku biçimde olacak, gerçek denek tarafından öğrenciye bir şok jeneratörü aracılığıyla verilecektir. Öğretmene (gerçek deneğe) her yanlışta elektrik şokunun şiddetini jeneratör üzerinde bir derece arttırması gerektiği anlatılır. Plana göre, öğrenci bir çok yanlışlar yapacak ve kısa bir süre sonra gerçek denek öğrenciye jeneratör üzerindeki en şiddetli şoku vermek durumunda kalacaktır. Şok şiddeti arttıkça öğrenciden giderek artan rahatsızlık belirtileri gözükecek ve öğrenci ısrarla deneyin durdurulmasını, daha fazla dayanamayacağını söyleyecektir. Oysa araştırmacı öğretmeni uyarıp; işlemlere devam etmesini, öğrencinin protestolarına kulak asmamasını açık ve buyurgan bir biçimde anlatacaktır. Bu durumda, gerçek denek, toplumsal çevresinden gelen ve birbiriyle uyuşmazlık halinde bulunan iki istek arasında kalmıştır ve bu çelişkiyi çözmek zorundadır.

Böyle bir durumda gerçek denek araştırmacının buyruklarına boyuneğip öğrenciye şiddeti giderek artan şoklar verebilir, ya da buyruklara uymayıp öğrencinin yalvaran isteklerine kulak verebilir. Araştırmacının yetkesi, bir boşluk içinde değil fakat şok verilen kişinin artan istek ve baskıları karşısında ortaya çıkmak durumundadır.

Araştırmanın sonuçlarını anlatmaya geçmeden önce bazı teknik noktalara açıklık getirmek zorundayız. Şok verme aygıtı olarak kullanılan sözde şok jeneratörü 15 ile 450 volt arasında değişen, 30 ayrı voltaj düzeyine sahiptir. Bu taklit aygıt, bir panel üzerinde yanyana sıralanmış düğmelere basılarak çalıştırılıyordu. Deney başlangıcında gerçek deneğe, aygıtın gerçek bir aygıt olduğu sanısını vermek için 45 voltluk bir örnek şok veriliyordu. Aygıt üzerindeki şok düzeyleri ayrıca sözcüklerle de belirtilmişti (“Hafif Şok”tan “Tehlike Şiddetli Şok”a kadar).

Öğrencinin tepkileri, standart olması için, banda alınmıştı ve her protesto belirtisi, jeneratörün üzerinde belli bir voltaj düzeyiyle çakışıyordu. 75 voltta öğrenci homurdanmaya ve inlemeye başlıyordu. 150 voltta deneyi bırakmak istiyor, 180 voltta artık bu acıya dayanamayacağını haykırıyor, 300 volta gelindiğinde bu deye daha fazla katılamayacağını söylüyor; serbest bırakılması gerektiğini ısrar ederek bellek sınavındaki sorulara herhangi bir yanıt vermeyi reddediyordu. Öğrencinin bu son sözlerine (taktiğine) karşılık, araştırmacı öğretmene verilmeyen yanıtları yanlış olarak kabul etmesini ve olağan şok uygulamasını sürdürmesini, şu sözlerle pekiştirerek, söylüyordu: “Başka seçeneğiniz yok; deneye devam etmek zorundasınız.” (Bu buyruk özellikle gerçek deneğin deneyi yarıda kesme eğilimi başgösterdiğinde kullanılıyordu.) Eğer denek bir sonraki şok düzeyini vermeyi kesinlikle reddederse deney bitmiş sayılıyordu. Bundan sonra da, deneyi bıraktığı son şok düzeyine göre, her deneğin edimine sayısal bir değer veriliyordu. Böylece, herhangi bir deneğin puanı 0’dan (ilk şok düzeyini bile vermeyi reddedenler için) 30’a kadar (son şok düzeyini verenler için) değişebiliyordu. Herhangi bir denek ya da herhangi bir deneysel koşul için, katılanların boyuneğme ve karşıgelme dereceleri, araştırıcının buyruklarına ne derece uydukları anında sayısal bir değerle gösterilebiliyordu.

Ön Araştırmalar
Bu araştırma için yapılan ön çalışmalar 1960 kaşında tamamlandı. Bu çalışmalar asıl araştırmadan bazı farklılıklar gösteriyordu. Bu farklardan biri şuydu: “Öğrenci” buzlu cam arkasına oturtulmuş ve ışık öylesine ayarlanmıştı ki gerçek denek “öğrenci”yi hafifçe görebiliyordu. (Milgram, 1961)

Temel olarak niceliksel bir uygulama olmasına karşın, bu çalışmalar deneysel durumun değişik özelliklerini ortaya koydu. İlk deneylerde “öğrenci”den hiçbir sözel tepki, “öğretmen”e aktarılmıyordu. Şok aygıtı üzerindeki uyarı yazılarının ve sayısal derecelerin gerçek deneğin, verilen buyruklara itaatini yeterince kısıtlayabilecek bir baskı ögesi olabileceği düşünülmüştü. Oysa bunun böyle olmadığı ortaya çıktı. Öğrenciden sözel tepkiler gelmediği zaman, hemen bütün denekler, aygıtın üzerindeki uyarı yazılarına (“Yüksek Şok”, “Tehlike”, vb.) kayıtsız kalarak, kendilerine emredildiği zaman şok düzeylerinin sonuna kadar gittiler. Bu durumda, itaat eğilimini ölçmek için uygun bir dayanağımız olmuyordu. Araştırıcının buyruklarına karşı, deneğin direncini arttırmak ve böylelikle deneyi yarıda kesme noktaları açısından kişisel farklılıkları ortaya koyacak bir dış güce gereksinmemiz vardı.

İşte “öğrenci”nin sözel tepkileri bu gücü oluşturdu. Önceleri hafif protestolar kullanıldı fakat bunlar yetersiz kaldı. Sonradan deneysel işleme, daha etkileyici protestolar eklendi. Umutlarımızın tersine, “öğrenci”den gelen en güçlü protestolar bile bütün denekleri araştırmacının buyruklarına uyup, en güçlü şoku vermekten alıkoyamadı. Fakat verilen en yüksek şok düzeyi ortalamasının biraz düşmesine neden oldu ve deneklerin edimlerinde farklılaşmaya yol açtı. Bu nedenle “öğrenci”nin haykırışları, standart bir biçim alması için, banda alındı ve deneysel işlemin bir parçası haline geldi.

Yukarıda anlatılan durum, yalnızca geçerli bir deneysel işlem bulmanın zorluklarını ortaya koymadı, aynı zamanda deneklerin yetkeye itaat etme olasılıklarının bizim sandığımızdan daha yüksek olduğunu göstermiş oldu. Bir de “öğrenci”den gelen sözel tepkilerin (geriye bildirim), gerçek deneğin davranışlarını denetleme açısından ne derece önemli olduğunu gösterdi.

Ön çalışmaların gösterdiği bir başka yön de, deneklerin şok verdikleri kişilerden sürekli olarak gözlerini kaçırmaya çalıştıkları, bunu yapabilmek için de arasıra başlarını belli olacak bir biçimde yana çevirmeleriydi. Deneklerden biri, bu davranışını, “Yaptıklarımın sonuçlarını görmek istemedim” diye açıkladı.

Bu bize gösterdi ki, “öğrenci”nin göz önünde oluşu, deneğin edimini bir dereceye kadar denetim altında tutabiliyordu. Eğer araştırıcıya itaat etmek için, denekler kurbanlarından uzak durmak gereksinimi duyuyorlarsa, bunun karşıtı da acaba doğru muydu? Yani, eğer “öğrenci” gitgide deneğin daha yakınına (görebileceği bir yere) getirilirse itaat azalır mıydı? Normal deneylerin ilk kümesi, işte bu soruyu yanıtlamak için yapıldı.

“Kurban”ın (“Öğrenci”nin) Görünebilirliği
Bu ilk kümede dört deneysel koşul (durum) vardı. Her koşulda “kurban” “psikolojik” olarak deneğe biraz daha yakınlaştırıldı.

İlk koşulda (Uzaktan Geriye Bildirim – Remote Feedback) “kurban” ayrı bir odadaydı ve denek tarafından hem görülemiyor, hem de sesi duyulamıyordu. Yalnızca 300 voltluk şokta tepki olarak duvarı yumrukluyor, 315 volttan sonra ise artık ne soruları yanıtlıyor ne de ses çıkarıyordu.

İkinci koşul (Sesle Geriye Bildirim – Voice Feedback) birinciyle hemen hemen aynıydı; tek fark sözel tepkilerin bulunuşuydu. Birinci koşulda oldğu gibi “kurban” yandaki odadaydı, fakat şikayetleri kapının aralığından ve laboratuarın duvarlarından açık seçik duyabiliyordu.

Üçüncü deneysel koşul (Yakınlık – Proximity) ikinciye benziyordu. Salt bu kez “kurban” denekle aynı odada, ondan 1,5 fest uzaklıkta bir yere yerleştirilmişti. Yani hem görülebilir, hem duyabilir uzaklıktaydı ve böylece deney seslendirilmiş oluyordu.

Bu kümedeki dördüncü ve sonuncu koşul (Dokunulabilir Yakınlık – Touch Proximity) üçüncüsünden şöyle farklıydı: Gerçek denek, “Kurban”a ancak elini madeni bir plakanın üzerine koyduğu zaman şok verebiliyordu. 150 voltluk düzeye gelindiğinde “kurban” serbest bırakılması isteğinde bulunuyor ve elini şok plakası üzerine koymayı reddediyordu. Araştırıcı, gerçek deneği “kurban”ın elini zorla plakanın üzerine bastırmasını emrediyordu. Yani, bu durumda itaat etmek ve 150 volttan sonraki şokları verebilmek için deneğin kurbanla fiziksel bir yakınlık kurması gerekiyordu.

Herbir koşulda 40 yetişkin denek kullanıldı. Bulgular “kurban”ın gerçek deneği yaklaştırıldıkça itaatin belirgin bir biçimde azaldığını gösterdi.

Boyuneğen deneklerin karşı gelen denekler oranı, bulgulara göre şöyledir: “Uzaktan Geriye Bildirim” koşulunda deneklerin yüzde 34’ü, “Sesle Geriye Bildirim”de yüzde 37,5’u, “Yakınlık”ta yüzde 60’ı ve “Dokunulabilir Yakınlıkta” yüzde 70’i araştırmacıya karşı koydu.

Yakınlığın bir etkisini nasıl açıklayabiliriz? İlk önerimiz şu olabilir: “Kurban-Öğrenci” kendisine yaklaştıkça denek onun ıstırabının daha çok farkına vardı ve davranışlarını ona göre ayarladı. Bu açıklama, akla yakın olmasına karşın, bizim kanıtlarımızca desteklenmemektedir. Bu dört koşul arasında kurbana izafe edilen, acı düzeyi, (deneğin kurbanın ne derece acı çektiğini tahmin etmesi ve bunu 14 noktalı bir ölçek üzerinde göstermesi) açısından belirgin bir farklılık yoktur. Yakınlık etkisini açıklamak için başka fikirler de öne sürülebilir:

Duygu Sezgisi ile İlgili İşaretler: Uzaktan ve Sesle Geriye Bildirim koşullarından “kurban”ın çektiği acı, denek için uzak ve oldukça soyuttur. Denek, davranışlarının başka bir insana acı verdiğinin kavramsal olarak farkındadır; bu gerçeği anlar fakat hissetmez. Kurbanın acı çektiğin gösteren görsel işaretlerin, denekte duygu sezgisi (empathy) uyandırması ve kurbanın yaşantısını daha iyi algılamasına yol açması olasıdır. Yine olasıdır ki, duygu sezgisi ile ilgili işaretler denek için hiç de hoş değildir ve tatsız bir duruma son vermek istemine neden olacak kadar itici güçleri içermektedir. Bu durumda, itaatin azalması deneysel koşullarda giderek artan duyarlıkla açıklanabilir.

Yadsıma ve Bilişsel Alanın Daralması: “Uzaktan Geriye Bildirim” koşulu, kurbanın yeterince düşünülmemesin yol açmaktadır. Bu durumda denek, bir düğmeye basmayı ahlaksal bir işlem olarak görmemektedir. Çünkü bu artık kurbanın acı çekmesi olayından kopmuş ayrı bir olaydır. Oysa kurban yakın olduğunda, onu düşünceden ırak tutmak zorlaşmaktadır. Kurban sürekli olarak görülebildiğinden, deneğin sürekli olarak farkında olması gerekmektedir. Uzakta olduğu koşullarda “kurban”ın varlığı ve tepkileri ancak şok verildikten sonra ortaya çıkmakta ve bu tepkiler yalnızca kulağa “geriye bildirim” yoluyla aralıklı ve kopuk kopuk gelmektedir. Yakınlık koşullarında ise kurbanın sürekli olarak görsel alan içinde bulunması, onu denek için belirgin bir duruma getirmektedir. Bu durumda yadsıma mekanizmasını kullanma olanağı yoktur. Uzaktan Geriye Bildirim koşulundaki bir denek şöyle diyordu: “Sürekli olarak yumruk sesini duyduğum halde, orada gerçekten bir insan bulunduğunu unutmanın kolaylığı çok ilginç. Uzun süre sadece sözcükleri okudum ve düğmelere bastım.”

Kişilerin Karşı Karşıya Olduğu Durumlar: Yakınlık koşulunda, deneğin kurbanı daha iyi görebilmesine karşın, bunun karşıtı da olabilir. Bu durumda deneğin davranışları da kurban tarafından yakın bir planda izlenmektedir. Gözlenmediğimiz bir sırada bir başkasına acı çektirmek, büyük bir olasılıkla, bunu acı çektirdiğimiz kimsenin gözleri önünde yapmaktan daha kolaydır. Kurban’ın kendisine karşı girişilmiş bir davranışı gözleyebilmesi, denekte utanç ve suçluluk duygularına yol açabilir ve bu da acı çektirme isteğini engelleyebilir. Yüzyüze olmanın güçlüğü üzerine söylenmiş bir yığın deyim vardır. Çoğu zaman bir kişiyi yüzen karşı eleştirmenin, bunu arkasından yapmaktan daha zor olduğu söylenir. Kısacası, Yakınlık koşulunda denek, kendisin kurban için daha belirgin hale gelmiş olduğunu farkedebilir. Böylece daha kendinin bilincinde ve utangaç olur ve kurbanı cezalandırma davranışı ketlenir.

Eylemin Olgusal Birliği: Uzaktan Geriye Bildirim koşulunda, deneğin kendi eylemleri ile bunların kurban için ortaya çıkardığı sonuçlar arasındaki ilişkiyi anlaması daha zordur. Eylemle sonuçlar arasındaki fiziksel ve mekansal bir kopukluk, ayrılık vardır. Bir odada denek bir düğmeye basmakta ve başka bir odadan haykırışlar ve protestolar duyulmaktadır. İki olay, aralarındaki bağıntıya karşın, çarpıcı bir olgusal birlikten yoksundur. Uzaysal düzenlemeden (mekansal düzenleme) dolayı anlamlı bir eylemin yapısı –Ben bir insana acı çektiriyorum- parçalanmaktadır. Bu tıpkı yanıp sönen ışık noktacıkları birbirine çok uzak olarak yerleştirildiğinde phi görüngüsünün yok olmasına benzemektedir. Yukarıda sözünü ettiğimiz, “Birlik”, Yakınlık koşulunda, yani kurban kendisine acı veren eylemin yakınına getirildiğinde, daha fazlalaşmakta, Dokunulabilir Yakınlık koşulunda ise tam bir beraberlik elde edilmektedir.

Başlangıç Grubunun Oluşması: Kurbanın başka bir odada olması salt onu denekten uzaklaştırmakla kalmayıp denekle araştırmacıyı birbirlerine yakınlaştırmaktadır. Böylece denekle araştırmacı arasında, kurbanın içinde bulunmadığı bir grup (birlik) kurulmuş olmaktadır. Kurbanla, diğerleri arasındaki duvar, onun, denek ve araştırmacının duydukları yakınlık ve gizliliği paylaşmasını engeller. Uzaktan Geriye Bildirim koşulunda kurban gerçekten hem fiziksel hem psikolojik olarak yalnız bir adamdır. Kurban deneğe yaklaştırıldığı zaman bu ikisinin, araştırmacıya karşı bir birlik kurmaları kolaylaşır. Denekler araştırmacıyla tek başlarına yüzyüze gelmek durumundan kurtulurlar. Artık yakınlarında ve araştırmacıya karşı kendileriyle birlik olup, başkaldıracak bir dostları vardır. Böylece mekansal durumun değiştirilmesiyle birlikte, değişik deneysel koşullarda değişik dostluklar ve bağlaşıklar yaratılmış olur.

Öğrenilmiş Davranışsal Eğilimler: Laboratuar farelerinin hemen hiçbir zaman birlikte bulundukları diğer farelerle kavga etmedikleri bilinen bir gözlemdir. Scott (1958) bunu “edilgen ketleme” terimiyle açıklıyor ve diyor ki: “Bu koşullarda (hayvan) hiçbir şey yaptırılmamakla, hiçbir şey yapmamayı öğreniyor. Buna edilgen ketleme denilebilir. Bu kural, bireyleri barışçı olmayı öğretmekte başarıyla kullanılabilir, çünkü bu demektir ki kişi kavga etmemek yoluyla kavga etmemeyi öğrenebilir,” Buna uygun olarak başka insanları rahatsız etmemeyi ve onlara acı vermemeyi, günlük hayatımızda onları rahatsız etmeyip, acı vermemek yoluyla öğrenebiliriz. Ancak, bu tür bir öğrenme diğer kişilerle mekansal yakınlık halinde olduğumuz zamanlarda gerçekleştiğinden, diğer kişinin bizden fiziksel olarak apayrı bir yerde olduğu durumlara genelleştirilemeyebilir. Ya da, büyük bir olasılıkla, geçmişte bize yakın bir yerde olan bir kişiye karşı saldırgan davranışta bulunduğumuzda, bu tepki ile karşılaşmış –Yani, davranışımızın karşılığında cezalandırılmış- ve böylece bizim ilk davranışımız körelmiş olabilir. Bunun karşıtı olarak, uzaktaki kişileri hedef alan saldırgan davranış karşılı görmemiş olabilir. Böylece, örgenlik (organizma) uzaktaki insanlara karşı saldırgan davranışta bulunmayı daha tehlikesiz görüp yakınımızda bulunanlara karşı saldırgan davranışlarını ayarlamak gerektiğini öğrenir. Bir, ödüller ve cezalar örüntüsü sonucu, kişi dar alanlarda saldırganlaşmamayı öğrenebilir; bu eğilim uzaktaki kişileri kapsamayabilir. Bu da bizim uzak ve yakın deneysel koşullardaki farklı bulgularımızı açıklayabilir.

Yetkeye Yakınlık
Eğer kurbanla deneğin mekansal ilişkisi, itaatin derecesin saptamak yönünde önemli ise, araştırmacı–denek ilişkisi de önemli olamaz mıydı?

Laboratuara ilk geldiğinde denek, kurbana değil araştırmacıya yöneliktir. Oraya gelmekle, kurbanın değil, araştırmacının ortaya koyduğu bir yapıya uymayı amaçlamıştır. Bundan başka amacı, davranışlarını anlamaktan çok, bunları uzman bir bilim adamının gözü önünde sermektir; bunun için de bilim adamının gerektiğini söylediği bir biçimde kendini ortaya koymaya hazırdır. Çoğu denek, araştırmacının önüne çıkmaktan dolayı heyecanlıdır; iddia edebiliriz ki, bu heyecan, onlara içinde bulundukları toplumsal durumun bir üçgen olduğunu unutturabilir. Başka bir deyişle, denek araştırmacı önündeki rolünü oynamaya kendini o kadar kaptırmıştır ki, toplumsal alanın başka yerlerinden gelen etkileri algılarken onlara gereken önemi vermez. Araştırmacıya karşı gösterilen bu şaşmaz eğilim, deneğin kurbana karşı duygusuz kalmasın açıklayabilir. Bundan da şu sonuca varabiliriz: Denekle araştırmacı arasındaki ilişkide yapılacak değişiklikler, itaat açısından önemli sonuçlar doğurabilir.

Bir küme deneyde de araştırmacının fiziksel yakınlığı ve denetim derecesini sürekli olarak değiştirdik. Koşulların birinde araştırmacı denekten salt birkaç feet uzaklıktaydı. İkinci bir koşulda, deneyle ilgili talimatı verdikten sonra, araştırmacı laboratuardan ayrıldı ve sonraki buyruklarını telefonla verdi. Yine bir başka koşulda da, araştırmacı deneğe hiç görünmedi ve buyruklarını, denek laboratuara girince çalışmaya başlayan bir teyp aracılığıyla verdi.

Araştırmacı fiziksel olarak laboratuardan uzaklaşınca, itaat kesin düşüş gösterdi. İlk koşuldaki (araştırmacının laboratuarda bulunduğu koşul) itaatkar deneklerin sayısı kinci koşulda (telefonla talimat verilen koşul) olanların üç katıydı. Birinci koşulda 26 denek tam itaat gösterirken, bu sayı ikinci koşulda 9’a indi. Araştırmacı ile yüzyüze karşılaşmak durumunda kalmayınca, denekler araştırmacıya daha güçlü bir tavır takınabiliyorlardı, böylece araştırmacının denekler üzerindeki etkisi ciddi bir biçimde azaldı.

Ayrıca, araştırmacı odada bulunmadığı zaman, denekler, araştırmacının denetimi altında iken ortaya koymadıkları ilginç bir davranış türü oluşturdular. Deneyi sürdürmelerine karşın, birçok denek gerekenden daha az şok verdi ve uygulamalarındaki bu değişimi araştırmacıya bildirmedi. (Deneklerin haberi olmadan, şok düzeyleri, jeneratöre bağlı bir Esterline-Augus aygıtı aracılığıyla kaydediliyor ve bize deneğin nesnel edimi konusunda doğru bilgi veriyordu.) O kadar ki, telefon konuşmalarında, bazı denekler, araştırmacıya şok düzeylerini buyruklara uygun olarak yükselttiklerini vurgulayarak söylerken, gerçekte sürekli olarak en alçak düzeydeki şoku veriyordu. Bu tür davranış gerçekten ilginçtir: Bu denekler, deneyin amacını saptıran böylesi bir davranışa başvurdukları halde, yetkeye açıktan açığa karşı çıkmaktan çekiniyorlardı.

Başka bir deneysel koşulda, araştırmacı deneyin ilk bölümde, laboratuarın dışında durup, denek telefonla verilen şok düzeyini yükseltme buyruğuna kesinlikle uymayınca, laboratuara girdi. Araştırmacı, gücünü telefon aracılığıyla gösterme olanağını yitirdiği halde, laboratuara girince, çoğunlukla deneğin, buyruklarına boyuneğmesini sağlayabiliyordu.

Bu kümedeki deneyler, yetkesi olan bir kimsenin fiziksel varlığının deneğin itaat etme ya da karşı gelmesine etki yapan önemli bir etmen olduğunu ortaya koydu. Kurbanın yakınlığı-uzaklığı ile ilgili olan birinci kümedeki deneylerle birlikte alındığında, görülüyor ki psikolojik etki (kuvvet), deneklerin edimlerini denetim altına almaktadır. Kurban kendisine yaklaştırıldıkça, denek, ona şok vermeyi güç bulmaya başlar. Kurban durağan tutulunca ve yetke uzaklaştırılınca da, denek deneyi yarıda kesmeyi daha kolay bulur. Bu etki, her iki durumda da epeyce önemlidir. Daha önemlisi araştırmacının fiziksel varlığı bir değişken olarak kullanıldığında itaat doğrultusunda daha kuvvetli sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Gerilimler
Deneğin aldığı sonuç puanı, ediminin yapısını tam olarak yansıtmamaktadır. Bu nedenle, bildirimize deneklerin ortama gösterdikleri genel tepkileri de katmanın yararlı olacağı kanısındayız.

Sanılabilir ki, denekler salt vicdan ve kişilik yapılarının buyruklarına uyarak deneyi ya yarıda bırakacak, ya da sonuna kadar götüreceklerdir. Gerçekte gözlediklerimiz bu sanıdan çok farklıdır. Deneye katılanların büyük bir kısmında duygusal gerilim ve zorlama gösteren güçlü tepkiler izledik. Denekler, deneyin gerektirdiği çelişkiye gitgide daha fazla saplandıkça, terlediler, titrediler, kekelediler, tırnakların yediler, inlediler. Ne durumda oldukları hakkında bir fikir edinebilmek için iki boyuneğmeyen deneğin şu sözlerine bakmak yeterlidir:
“Duvar mı vuruyor?... Acaba yaralandı mı? Ona bir şey olursa sorumlu olmak istemem, hayır devam edemeyeceğim, Adamın sağ olup olmadığını bilmiyorum. Şey... demek istiyorum ki adamın kalbi falan vardır belki. Pek doğru bulmuyorum. Yardım için duvarı yumrukluyor. Belki de başı dertte; yoksa neden vursun... Bunun bir anlamı yok-adam bayıldı belki.. Hiç anlamı yok, anlayamıyorum.” (Denek şok vermeyi reddeder) (Denek No: 0108)

“Adam duvara vuruyor. Dışarı çıkmak istiyor... Özür dilerim. Eğer çıkmak istiyorsa bırakırım daha iyi. Daha fazla şok vermek istemiyorum. (Denek çok heyecanlıdır) Parayı memnuniyetle geri veririm ama bu adama zarar veremem. Özür dilerim ama eğer bu adam dışarı çıkmak istiyorsa ona daha fazla şok veremem. Bana ne kadar çok para verirseniz verin, başka bir insana zarar veremem” (Denek No: 010x)

Şimdi de buyruklara boyuneğen bir deneğin sözlerini okuyalım. Bu denek, deneye epey sakin bir biçimde başladı fakat zamanla giderek endişelendi ve gerilimi arttı. 150 voltluk şoku verdikten sonra araştırmacıyla epeyce sinirli bir biçimde konuşmaya başladı:
150 volt verilince: “Devam etmemi istiyor musunuz?”
165 volt verilince: “Adam bağırıyor. Daha çok iş var burada. Belki kalbi filan vardır. Devam etmemi istiyor musunuz?”
180 volt verilince: “Dayanamıyor. Adamı öldürecek değilim. Bağırmasını duyuyor musunuz? Bağırıyor. Dayanamıyor. Ya başına bir şey gelirse... Adamı hasta edemem. Bağırıp duruyor. Anlıyor musunuz? Bakın, sorumluluk almayı reddederim. Canı yanıyor adamın. Bağırıyor hep. Daha bir dolu soru var burada. Ya daha da yanlış yanıt verirse? Peki ama bu beye birşey olursa? Sorumluluğu kim alacak?”
(Araştırmacı sorumluluğu kabullenir)
195 volt verilince: “İşte bağırıyor. Duydunuz mı? Valla bilmem ki... (Araştırmacı deneğe “sürdürmeniz gerekiyor” der) Bilmiyorum efendim ama adam başına gelecekleri bilmiyor. 195 volta geldik.”
210 volt verilir.
225 volt verilir.
240 volt verilir: “Yo, yo, hayır.. Yani daha hala yükseltmeye devam mı edeyim? Hayır efendim, adamı öldüremem. Ama 450 volt veremem. (Araştırmacı “Deneyi sürdürmesinin gerekli olduğunu” yineler) Evet, biliyorum ama orada bağırıp duruyor efendim”.
Bütün bu sinirli itirazlarına karşın, denek araştırmacıya tam itaat gösterdi ve jeneratördeki en yüksek şoku bile verdi. Sözleri ile eylemleri arasında ilginç bir kopukluk sergiledi. Sözel düzeyde kesinlikle sürdürmemeye karar vermesine karşın, eylemsel düzeyde araştırmacının buyruklarına itaat etti. Kurbana şok vermek istememesine ve bunu oldukça sevimsiz bir iş olarak kabul etmesine karşın, kendisini araştırmacının yetkesinden kurtaracak bir tepki ortaya koyamadı. Çoğu denekler de, kendilerine araştırmacı tarafından verilen rolü reddedebilmelerini sağlayacak sözel bir yol bulamadılar. Belki de bizim kültürümüzde (Amerikan kültüründe) yeterli başkaldırı modelleri yoktur.

Gerilimin ilginç bir göstergesi de sürekli bir biçimde ortaya çıkan sinirli kahkaha tufanlarıydı. İlk dört koşulda 160 denekten 71’i sinirli gülme ve kahkaha belirtileri gösterdiler. Gülüşleri tümüyle yersiz hatta garipti. 15 denekten had düzeyde ve kontrolsüzdü. Bir keresinde, tanık olduğum gülme nöbeti o derece fazlaydı ki, deneye son verme durumunda kaldık. Deney sonrası konuşmalarda, denekler sadist olmadıklarını, gülmelerinin, kurbana şok vermenin kendilerine zevk vermesi anlamına gelmediğini uzun uzun anlattılar.

Deneyden sonraki konuşmalarda, deneklerden en yüksek gerilim noktasında kendilerini ne derece sinirli hissettiklerini 14 puanlı bir ölçekte göstermelerini istedik. İtaatkar denekler kendilerini, karşı koyan deneklere oranla biraz daha sinirli olarak betimlediler.

Kuramsal Yetke
Psikolojik öğrenme (özellikle hayvanlarda) ve bazı psikoloji dallarında, ölçümlerin nerede (yani hangi laboratuarda, vb.) yapıldığını, bulguların değerlendirilmesini etkilemez. (Yani, değerlendirme süreciyle pek ilgisi yoktur.) Önemli olan, ölçme için gereken teknik araç-gereçlerin bulunması ve işlemlerin uzmanca yürütülmesidir.

Bu varsayımın, şimdi sözünü ettiğimiz araştırma için geçerli olduğunu söyleyemeyiz. Araştırmacının buyruklarını etkililiği, araştırmasını hangi üniversite ya da kuruluşa bağlı olarak yürüttüğü ile önemli bir biçimde ilgili olabilir. Yukarıda anlatılan deneyler, Yale Üniversitesi’nde yani çoğu deneğin saygı, hatta arasıra korku duydukları bir kurumda yapılmıştı. Deney sonrası konuşmalarda, bir çok denek, araştırmanın yapıldığı kurumun, kendilerine araştırmanın yetkili kişiler tarafından yapıldığı konusunda yeterli güvenliği verdiğini, bu araştırmanın başka bir kurumda yapılmış olması halinde “öğrenci”ye şok vermekten kaçınacakların belirttiler.

Bu “arka-plandaki yetke” sorunu, bize sadece bulgularımızı açıklaması açısından değil, aynı zamanda, insan itaatkarlığı konusunda kapsamlı bir kuram elde etmek açısından da önemli göründü. Bize söylenenlere ya da verilen buyruklara itaat edip etmememiz, bu buyrukların verildiği yerlere yakından ilgili olabilir. İstek üzerine boğazımıza bir usturanın keskinliğine teslim edeceksek, bunu bir berber dükkanında yapmaktan çekinmeyiz de, örneğin bir ayakkabıcıda yapamayız. Buna karşın ayakkabıcının isteği üzerine çoraplarımızla yere basmaya razı oluruz da, bu isteği bankada duysak karşı koyarız. O halde, itaat dediğimiz kavramla, onun ortaya konduğu ortam arasındaki ilişkiyi daima akılda tutmalıyız.

Bu sorunu derinlemesine araştırabilmek için, araç-gereçlerimizi aynı eyaletin sanayi kenti olan Bridgeport’a taşıdık ve Yale Üniversitesi ile görünüşte hiçbir ilişkimiz olmadan araştırmayı aynen yineledik. Deneyleri, kentin çarşı kısmında bulunan eskice bir binada, üç odalı bir büroda yaptık. Laboratuar olarak kullandığımız bu büro, az eşya ile döşenmişti, temizdi ve görünüş olarak saygındı. Denekler profesyonel bağıntımızı sorguladıklarında, sınai işletmeler için araştırmalar yapan özel bir kuruluş olduğumuz söyledik.

Bridgeport’daki araştırmalarda bulduğumuz itaat derecesi, biraz daha az olmakla birlikte, Yale’dekinden belirgin bir farklılık göstermedi. Bridgeport deneklerinin yüksek bir oranı araştırmaya tam bir itaat gösterdiler. (Bridgeport deneklerinin yüzde 48’i en yüksek şok derecesini verirken, Yale’de aynı koşuldaki deneklerin oranı yüzde 65’ti).

Boyuneğme ve Karşıkoyma Düzeyleri
İtaatkar deneklerin oranı, araştırmacı ve yardımcılarını beklentilerinin çok üstündeydi. Başlangıçta, genellikle deneklerin “Kuvvetli Şok” düzeyinin üstüne çıkmayacakları savını kabul etmiştik. Halbuki, pratikte, çoğu denek, araştırmacının buyruğu üzerine, en yüksek şoku vermekten çekinmedi. Bazı denekler için bu deney saldırganlık duygularının boşaltımı için yardımcı oldu. Diğer bir bölüm denek için, itaat eğiliminin ne kadar köklü olabildiğini ve başkaları için doğuracağı sonuçlara bakmaksızın böyle davranılabileceğinin bir kanıtı oldu. Bu kadarla da kalmadı; hernasılsa denekler, kendilerin bir türlü kurtaramadıkları bir ortamın içinde buldular.

Psikiyatırlar tarafından deneklerden çoğunun 10. şok düzeyine aşamayacakları sanılmıştı. (10. şok düzeyi 150 volttur ve kurban bu noktada ilk olarak serbest bırakılması isteğinde bulunur.) Yine bu kestirmelere göre, 12. şok düzeyinden (300 volt; kurban yanıt vermeyi reddeder.) sonra deneklerin yüzde 3,73’ü hala itaat gösterecek ve deneklerin salt yüzde 1’inin onda biri, mümkün olan en yüksek şoku verecektir. Oysa, gözlenen davranışlar, bu kestirimlerden çok farklıdır. Deneklerin yüzde 62’si araştırmacının buyruklarına sonuna kadar uydu. Kestirim ile gerçek sonuçlar arasında doldurulamaz bir uçurum vardı.

Psikiyatırlar neden itaat düzeyini bu kadar yanlış kestirdiler? Belki de kestirmelerinde insan davranışının kökenlerini yanlış tanımladıkları ve güdüleri boşluk içindeymiş gibi ele aldıkları için. Bu tip bir yaklaşım belki de psikiatrın kanapesinde tedavi için uygundur. Ama daha geniş alanlarda yer alan davranışlarla ilgilenirken, güdülerin ortaya çıktığı ortam, kişiler üzerinde önemli bir baskı yapabilir. Bu koşula dikkat göstermek zorundayız. Bunu ya itici güçler, ya da yasaklayıcı ve bastırıcı güçlerle yapabilirler. O kadar ki, bazı durumlarda bireyin davranışlarını belirleyen etmen, onu nasıl bir insan olduğundan çok, nasıl bir ortam içinde bulunduğudur.

Bu araştırma hakkında pek fazla birşey bilmeyen birçok kişi, en yüksek şoku veren deneklerin sadist ruhlu olduklarını söylemiştir. Böyle bir kişilik-yapısı genellemesi kadar anlamsız bir şey olamaz. Bu tıpkı, akıntıya kapılmış bir adamın hızlı yüzücü olduğunu söylemeye benzer. Eylemlerin kapsamları her zaman gözönünde bulundurulmalıdır. Kişi, laboratuara girdiği andan başlayarak, kendine özgü bir hızı eve akışı olan bir ortamın parçası durumuna gelmiştir. Bu durumda, deneği ilgilendiren sorun, giderek çirkin bir yönde gelişen bu akıntıdan kendini nasıl kurtaracağıdır.

Bu kurtarma işleminin güçlüğü, deneği şok aygıtı önünde tutan güçlerin iç-güçlerine (potency) bağlıdır. Bu güçleri nasıl kavramlaştıracağız? Bunları kişisel güdüler olarak kabul edip kişilik dinamiği açısından mı ele alacağız, yoksa toplumsal yapının ve ortamdan gelen bakıların etkileri olarak mı ele alacağız? Bizce deneğin eylemlerin tam olarak anlamak için her iki görüş açısını birlikte düşünmek gerekir. Kişi laboratuara gelirken yanında, yetkeyle ve saldırganlıkla ilgili bazı kalıcı eğilimler getirir ve aynı zamanda, kendini belli bir toplumsal yapının içinde bulur. İlgili güdüler ne olursa olsun –ki bunları kesin olarak belki hiç bilemeyeceğiz- eylemler, içinden çıktıkları ortamın doğrudan bir işlevi olarak incelenebilir. Bu araştırmada biz bu yöntemi seçtik ve toplumsal alanın özelliklerini değiştirerek, bunlara bağlı davransal kuralları gözlemeye çalıştık. Önünde sonunda, toplumsal psikolojinin gereksinimini duyduğu şey, bir ortamlar kuramıdır. Bu kuram, ortamı tanımlamak için terimler geliştirecek, ortamların tipolojisini yapacak ve ortamları tanımlanabilir niteliklerinin hangi yollarla kişideki psikolojik güçler haline dönüşebileceğini ortaya koyacaktır.

Sonuç
...İnsanı şaşırtan bir süreklilikle, iyi kişilerin yetkenin işlemleri karşısında büküldüğü ve kötü eylemlerde bulunduğu görüldü. Günlük hayatlarında sorumluluklarını bilen ve efendi insanlar olan denekler yetkenin tuzağına düştüler; algılarının ve araştırmacının ortamı tanımlayışının tutsağı oldular ve sert eylemlerde bulundular. Laboratuarda gözlenen sonuçlar, bizim için üzücüdür. Çünkü bu sonuçlar şu olasılığı ortaya koyuyor: İnsan doğasının yada daha doğrusu-Amerikan Demokratik Toplumun ürettiği kişilik- yapısı türünün zalimlikten ve kötü niyetli yetkeden soyutlanması olanaksızdır.

Harold J. Laski (1929), “İtaatın Tehlikeleri” başlıklı makalesinde bununla ilgili olarak şunları söylüyor:

“... Uygarlık, herşeyden önce gereksiz acı çektirmemeyi bilmektir. Bu tanıma göre, içimizdeki kişiler arasında, yetkenin buyruklarına kayıtsız koşulsuz boyuneğenler, uygar insan olduklarını savlayamazlar.”

“... Eğer tümüyle anlam ve önemden arınmış bir hayat sürdürmek istemiyorsak, görevimiz, temel yaşantılarımıza aykırı düşen hiçbir şeyi –gelenek ve görenekten ya da yetkeden bile gelse- kabul etmemektir. Belki de yanılgılara düşeceğiz; ama eğer kabul etmemizi istedikleri gerçekler, yaşantımızdaki gerçeklere uymuyorsa, kendi kendimizi tanımlamamız (our self expression) kökünden yıkılmış demektir. Bunun için de özgürlüğün koşulu, güçlünün ve yetkenin üzerinde ısrar ettiği düzen ve yasaları her zaman kuşkuyla karşılamaktır.”

BAŞVURU:


LASKI, H.J., “The Dangers of Obedience”, Harper’s Montly Magazine, June, 1929, 159, 1-10.


MILGRAM, S., “Dynamics of Obedience: Experiments in Social Psychology,” Mimeographed Report, National Science Foundation, January 25, 1961.


MILGRAM, S., “Some Conditions of Obedience and Disobedience to Authority,” Human Relations, 1965, 18, 57-75.


SCOTT, J. P. Agression, Chicago: Univ. Of Chicago Press, 1958.


WERTHEIMER, M., (ed) Confrontation: Psychology and the Problem of Today, Illinois: Scott, Foresman and Company, 1970.

NOT:

[1] Deney sonrası işlemde, “kurban” ve “deneyci” ile dostça bir sohbet yapıldı. Deneyi uygulayan, “gerçek deneğe”, “kurban”a gerçekten elektrik şoku verilmediği anlatıldı. Bütün deneylerden sonra “deneğe” araştırmanın ayrıntılı bir sonucu ve amaçlarını kapsayan bilgiler verildi. Deneklerden yüzde 83,7’si, böyle bir araştırmada yer aldıkları için memnun olduklarını; yüzde 15,1’i herhangi bir yorumda bulunmak istemediklerini ve yüzde 1,3’ü böyle bir araştırmaya katıldıkları için üzüntü duyduklarını söylediler. Deneklerden büyük bir bölümü ayrıca, böyle araştırmalarda yine yer alabileceklerini; beşte dördü aynı türde araştırmaların sürdürülmesini; yüzde 74’ü araştırmadan kişisel olarak birkaç şey öğrendiklerini belirttiler. Daha sonra, bir psikiatr, deneklerden örneklem seçerek, mülakatlar yaptı ve ilerde çıkabilecek rahatsızlıkların nasıl önlenebileceğini saptadı. Fakat, deneklerde hiçbir rahatsızlığın olmadığı görüldü. Gerçekten, birçok denek, araştırmaya katılmanın onlar için öğretici ve zenginleştirici olduğunu söylemişlerdi.

Arşiv/Archives

07/10   07/17   07/31   08/07   08/21   08/28   09/11   03/26   12/03   01/07   07/27   06/14   06/21   07/19   08/02   08/16   08/30   09/27   10/25   11/15  

This page is powered by Blogger. Isn't yours?